18
Nisan

İki dil bir bavul – trajikomik ülkem benim

”İki dil, bir bavul” – Traji komik ülkem benim.
Filmin neresinden tutarsanız tutun, muhakkak ellerinizde kalacaktır bir parçası. Ben böyle filmler çekilsin, böyle hikayeler anlatılsın istiyorum Türkiye’ye. Hayatın herhangi bir kesitine gizliden bir kamera yerleştirilmişcesine tarafsız fakat bir o kadar da doğal aktarılsın bir takım ülke gerçekler istiyorum. Kendi ülkemizin bile bile göz ardı edilen bunca sorunu varken; zengin aile trajedileri, koca paylaşamayan kardeş kavgaları, kimin eli kimin cebinde hesapları içerisine giren, boş vakti gereğinden fazla olan insanların saçma sapan avrupa hayatını kopylama çabalarına özenti öyküleri değil, bunlar gösterilsin ekranlarda, insanlar bunları izlesinler, bunları okusunlar, ülkelerini bilsin, ülkelerini tanısınlar istiyorum.
Beyinler çalıntı hayatların içi boş öykülerinin uzatılmış halleri ile değil de, bunlarla kitlensin ekrana, bunları bilsin, görsün, tanısın, bağımsız ve özgür bir şekilde fikir oluştursun, düşünsün.
Yeri geldiğinde birlikten beraberlikten dem vuran insanlar, başkalarının sahip çıkmasını beklemekten vazgeçip bunların farkında olsunlar, uyansınlar, uyarsınlar. Madem ki hepimiz bu toprakların insanıyız, kardeşiz, eşitiz, yıllardır güvendiğimiz Devlet sahip çıkmamış, çaba göstermemiş, çözmemiş, biz sahip çıkalım her fırsatta dile getirmeye çalıştığımız birlik ve beraberlik mesajlarının hakkını verebilmek adına. Tek kelime Türkçe bilmeyen çocuğa ”Ne mutlu Türküm diyene” dedirtmek değildir marifet olan. Eleştiriye fazlası ile açık olan bir eğitim sisteminin kurbanı genç ve yeni atanmış bir öğretmeni böylesine bir hayatın ortasına atıp ”karaya çıkamazsan boğulursun” misali bir başına bırakmanın da marifet olmadığı gibi.

18.04.2012 | Eda Tanses

No comments yet

18
Nisan

Unutmak

Unutmak.

Neye göre unuturuz?
Neye göre ve kime göre, kimlere göre önemli ve önemsizi ayıklarız hafızamızdan?
Bir ülkenin yakın tarihi, bir sonraki nesili oluşturacak kişiyi, kişileri ne kadar ilgilendirmeli, ne kadarını unutmaktan korkmalı insan?
Kendisinden önceki nesillerin uğuruna can verdiği bugünün bağımsız, bugünün rahat olması, bugünün özgür olması için tükettikleri nefesin değerini kimler nereye kadar, ne kadar bilmeli?

Bundan çok değil, bir kaç yıl önce ölen onca gencecik can’ın mücadelesi boşa mıydı? Ölüm! Ölmek bu kadar basit, bu kadar hafif, bu kadar kolay mıydı?
İdealleri, fikirleri, düşünceleri uğruna canını bile verebilen bir nesilden sonra, bu kadar duyarsız, bu kadar dünyadan bir haber, bu kadar yozlaşmış bir nesili bazen aklım, mantığım almıyor. Bilip bilmeden, kulaktan dolma, okumadan, araştırmadan, fikir kavgalarına giren bir zihniyetin en çirkin, en erdemsiz ve çırılçıplak halleri genelde video paylaşım sitelerinde bazen alakasız bile sayılabilecek videoların altındaki hiç bir insan evladına yakışmayan küfürlerden öteye gidemiyorken, neyin klavye delikanlılığı bu gerçekten bir ad koyamıyorum…
Vakti zamanında canını feda eden bir nesilin yerine, bu denli özentili, bu denli zorlama bir farklılık yarışı içerisine girmiş insanları kimler yarattı, kimler neden ötürü sebep oldu diye düşünürken, kendimce verdiğim cevaplardan ürküp başımı hangi yana çevireceğimi şaşırıyorum.

İllahi, birşeylerin yıl dönümü mü olması gerek hatırlamak için, böyle mi düşünür oldu vaktin şerefli, erdemli, onurlu insanları.. Modern dünya düzeni, insanların özünü gerçekten bu denli yok edebilir mi? Yahut öz dediğimiz, bizim sandığımız kadar öz olamamış mı hiç bir daim, biz mi yanılmışız, bilemedim…
Aldığımız nefesin kıymetini bilmek için, illa ölümle burun buruna gelmemiz mi gerek? Bir lokmanın kıymetini bilmek için, illa açlık mı çekmek lazım, damlayan musluğu kapatmak için, illa kendi cebimizden mi çıkması gerek?
Tuhaf bir dünya düzeni, garip bir ülke bizimkisi.

Tuhaf, politik ve dini ayrılıklardan ötürü bazı insanların insanlık kavramını zaman zaman unuttukları bir ülke. Herşeyi unutmayı seçen ve ürkütücü bir sessizliğe bürünen bir toplumun ülkesi. Herkesin ülkesi olması gerekirken, paramparça olmuş insanların ülkesi.

Renklere tahammülü olmayanların, toprak kavgası yapanların, fikir ayrılıklarını kabullenemeyenlerin, her daim bir tek kendilerini doğru belleyenlerin ülkesi. Tek renkliliği savunanların, tek fikir olmak için savaşanların lakin hiç bir daim bir olmak için uğraşmayanların ülkesi.

Birşeyler okudum, birşeyler izledim, birşeyler dinledim ondan ötürü bu denli karanlık kuyuya düşmüş gibi olması zihnim. Zaman zaman aklımı zaten bulandıranlar, bu son bir haftadır içimi kurutmaya başladı. Öfkeliyim, belki sizlere, belki başkalarına, belki kendime… Çünkü neticede ipleri başkalarının ellerinde olan, sözde özgür kuklalarıyız biz sistemin. Elden ne gelir ben de bilmiyorum. Lakin unutanlara, unutmuşluğa, üzerinden yüz yıllar geçmişcesine bir ömrü tüketenlere inanılmaz kızıyorum.

ve duyabiliyor musunuz?
Yağmur Çiseliyor!!

14.04.2012 | Eda Tanses

No comments yet

20
Mart

Ben balık olsam

Oysa tuhaf, benim elimde çizdiğim kızları mutlu, mutsuz, hüzünlü, tebessümlü, güzel çirkin, dertli, tasasız.. çizmek.
Lakin hep bir başka alemin arayışında gözleri, hep bir başka deryalarda akıllar.
Küçük bir kız çocuğunun, gök kuşakları alınta saklı olan altın küpünü bulma çabaları kadar masum du aslında hikaylerim her zaman.
En büyük arzuları balıkların uçabilmesi olan insanlar dolaşırdı benim kalem izlerimin arasında, kağıtlarda herkesten habersiz dolaşan parmak izlerime inat.
Bulutları mavi denizlere süs olarak armağan eyleyen, onlara farklı bir mavi sunan öykülerim vardı oysa, herkesin gözü önünde, hepinizden habersiz.
Geceleri ıssız bir hayalet misali misafirdi oysa tüm renkler pencere köşelerinden içeri, kalem uçlarıma, mavi kapaklı defterime hitaben.
Şen olurdu, renk olurdu, nefes olurdu, hayat olurdu kimi zaman dört duvarım.

İnsan denen yaratık çok tuhaf, anlayamadıkları şeylerden korkarcasına kaçmakla yetinemiyorlarmış gibi, bir de yargısal kalıplar içerisine hapsedip, etiketliyorlar.
Size bir ömür erdem’den, güzellikten, ruh’dan, iyilikten, maddiyattan öte bir hayattan dem vururlar, sonra tek bir beyan ile içlerinde ki gizli maskeyi düşürürler.
”Sanat karın doyurmuyor”
Doğru. Bence siz ağızınıza cebinizde ki tüm paralarınızı doldurun, doyarsınız belki.

Şimdilerde dünya fazlası ile gri gözüküyor gözüme, herşey solgun, herşey yorgun.
Saçmalama fasıllarından arınmış, bilinmedik bir ”ben”in keşvinden dönmüş gibi, elimde ki yap boz parçalarını tek tek birleştirme çabalarındayım, usulca.
Kafamda ki tüm kalıplar tek tek yıkılmışcasına, tüm yargılarım şekil değiştirdi sanki.
İnsan benim sandığımdan çok öte bir yaratık, öyle ki bazen gerçekten bir balık olsam diyorum, kanatlansam, uçsam semaya. Oysa hep insan ol biraz denir, insan.
Lakin insan ya içinde iyi’yi taşımayı bilmiyor ise? İnsanları diri diri yakan da insan, kalp kıran da insan, dünya’yı kirleten de insan. Ama tüm bunlara rağmen insan ol denir. Peki ya ben? Ben balık olsam.. Balık olsam, uçsam semaya..
Mapus’ları da icat eden insan, katil maskelerini takan da, insan ayıran da insan, ırk, din, dil diye kalıplar, şekiller, şablonlar doğrultusunda adımlar atan da..
Oysa hep insan ol derler..
Peki ya ben?
Ben balık olsam..

20.03.2012 | Eda Tanses

No comments yet

6
Mart

Aşk mı Sevgi mi?

Aşk mı?
Sevgi mi?

06.03.2012 | Eda Tanses

No comments yet

6
Mart

Mermaid

”Mermaid” – Oysa benim dünyam daha renkliydi, gitmeliydi.

29.02.2012 | Eda Tanses

No comments yet

29
Şubat

Kabullenmece avuntuları

Herkesin kendine göre doğrularının olduğu bir zaman diliminde hakikati aramaya çalışmak ne kadar mümkün, bir muamma oysa.
Sürekli değişen bir evren içerisinde, sürekli değişen değer yargılarına karşı direnebilmek, kendince savunduğun görüşlerini, fikirlerini koruyabilmek neredeyse üstün bir yetenek gerektirirken, tüm bu çabaların sonunda aslında herşeyin boş’a çekilen bir kürek misali, anlamsız olduğunu fark etmek ise, düşüncesizce heba edilmiş, ömürden çalınan önemli bir zaman birikimi olmalı.
Öyle ki, dünya bize anlattıkları gibi değilmiş. Belki eskiden öylemiştir, yahut yüz yıllardır anlatılan bir yalana inandırma çabaları her vakit, belli bir yaşa gelindiğinde boşa çıkarmış.
Öyle ki evren kadar, insan da değişiyor.
Değiştim ben, büyüdüm mü, yoksa ayak uydurma çabaları mı bunlar zamana, uygun bir ad bulamadım henüz.
Görüşlerim eskisi kadar katı değil, belki de kabullendim yeni nesilin kendi suçu olmadığını tüm bu ”modernleşme ve sözde çağdaş yaşam” modalarında kayıp oluşların. Belki de en başından beri planlanmış bir oyunun parçası olduklarını daha iyi anlıyorum artık. Figüranları olmayı kendileri seçmediklerini bir oyun belki de teknoloji aracılığı ile bize yedirmeye çalıştıkları yozlaşmış ve kontrol altında tutulmaya müsait hayatlar. Oysa yutkunamıyor bazılarımız, düğüm düğüm dizilmekteyken boğazlarımıza, kayıp olup gitmeler başlıyor başka alemlere. Belki de başka çaresi olmadığını kabul ettirme zorunluluğu hissi, yaş ilerleyip, vakit tükendikçe kendimi inandırmaya çalıştığım. Bitmeli öfke, bu öfke kime, bu öfke niye?
Herkes kendi ütopyasında kayıp olup gidecekken, orda başka bir dünya olduğuna gözleri kör doğanlar, hisleri yok olanlar zaten inanmayacakken, belki de sadece ”gerekli” olanları sığdırmalı ufak bir el çantasına, bavul almadan yanına.
Gerekli olanlar.
Belki de yine ufacık bir çocukken ki gibi yapmalı, koşarak uzaklaşmalı dünya’dan.
”Gerçek” adı altında bize paslanmış tepsilerde sunulan, hangi mide’deki kelebeğin ömrünü uzatmış, hangi düş’ün rengine renk katmıştır ki şimdiye kadar? Zira Hayaller, uzun uykulardan kabuslara uyanmaktan daha güzeller her daim.
Hemde çekip alabilecekken ipleri kirli ellerden…
Kukla olmaktan çıkıp, asıl yaşamaya başlayabilecekken…

Belki de durmamak, koşmak gerek, bir serap’a doğru, yalan diye ayaklarımızın altından çekilip alınan hayallere doğru..

29.02.2012 | Eda Tanses

1 comment

29
Şubat

Herkes gider mi?

x: Hâlâ yalnız mısın?
y: Sadece özgür.
x: Peki mutsuz?
y: Sadece alışmış.
x: Peki ya aşık?
y: Sadece eksik.
y: Peki ya sen? Hâlâ bekliyor musun?
x: Beklemek, şimdi hiç duymayan birine, Dünyanın en güzel şarkısını söylemek kadar anlamsız.
y: Peki ya umut?
x: Umut, şimdi hiç görmeyen birine, Gökkuşağını anlatmak kadar zor ve imkansız.

No comments yet

24
Şubat

Yağmur.

buraya tıklayın

Adım adım geçer zaman, biter günün,
Ben nerdeyim…

Yavaş yavaş batar güneş, hava soğuk,
Sen nerdesin…

No comments yet

23
Şubat

Analog Filmi fotoğraflar

Bugün de bunları aldım banyodan. Anlık mutluluk sebebi oldular.
öğreniyorum analog kameramla dost olmayı.
(: 

23.02.2012 | Eda Tanses

1 comment

23
Şubat

Herkes gider mi?

Herkes gider mi?

No comments yet

Back to top

Copy Protected by Chetans WP-Copyprotect.